Lütfen dikkat! Bu yazı, başta Ntvspor olmak üzere medyada çıkan “Mustafa Denizli ile yollar ayrıldı.” haberlerinin ve yönetimin yalanlama haberlerinin meydana getirdiği belirsizlik ortamında yazılmıştır ve henüz ortada net bir açıklama yoktur.
Önce birkaç hafta öncesine gidelim ve adım adım olayları tekrar gözden geçirelim.
*Sezon bitmeden evvel yönetim ile Denizli, oturuyorlar, konuşuyorlar, anlaşıyorlar ve sözleşme imzalıyorlar.
*Aradan geçen zamana rağmen, nedense yönetim bu sözleşmeyi TFF’ye göndermiyor.
(Çok önemli olmasa da, oyuncuların alacakları ve Quaresma transfer girişimleri nedeniyle yönetim ile Denizli’nin yaşadıkları anlaşmazlık, bu araya sıkıştırılabilecek bir nokta.)
*Birden ortaya “Beşiktaş Schuster’la anlaştı.” haberi çıkıyor.
*Mustafa Denizli sağlık problemlerini öne sürerek yönetime devam edemeyeceğini söylüyor.
*Yöneticiler ve Yıldırım Demirören hocayla konuşacaklarını, Schuster ile görüşmediklerini ve durum değerlendirmesi yapacaklarını söylüyorlar.
Burdan sonrası için şimdilik net bir şey yok.
Öncelikle Mustafa Denizli’nin sağlık problemlerinin olduğunu bilmeyen yok. Bunu sebep göstererek görevinden ayrılmak istemesinde de acayip bir şey yok. Acayip olan şey şu: Schuster iddiası ortaya atılmadan önce sağlık problemlerinin sorun olacağını düşünmeyen Denizli’ye ne oldu da bu haberden hemen sonra sağlık problemlerinin görevine engel teşkil edeceğine karar verdi. Basit bir tesadüf mü yoksa?
Tesadüfle uzaktan yakından alakası yok. Bu kararın nedeni sağlık problemleri de değil. Bu kararı Denizli, kendisiyle sözleşme imzalanıp, federasyona gönderilmemesinin ardından, başka teknik direktörlerle görüşülmesi üzerine almıştır.
Ayrıca her ne kadar şu an için yöentim tarafından net bir açıklama yapılmamışsa da bence Beşiktaş’ta Mustafa Denizli dönemi sona ermiştir.
Tesadüf olmayan şeylerden biraz önce bahsettik. Bundan daha ilginç olanı tesadüf olan şeyler. Ertuğrul Sağlam’ın gönderiliş şekli ile Mustafa Denizli’nin gönderiliş şekli ne kadar da birbirine benziyor. Gönderiliş zamanları hariç, neredeyse tıpatıp aynı. Yani diyebiliriz ki Mustafa Denizli “Geldiği gibi gitti.”
“Ertuğrul Sağlam ve Mustafa Denizli için gönderildi diyorsun da güzel kardeşim, bu adamlar gönderilmedi ki, kendileri bıraktılar.” diyenler olabilir. Bu iki teknik adama yapılan şey, kovmayıp kovmaktan, dövmeyip dövmekten beter etmektir. Teknik adamlar görev başındayken, ya da yeni sezon için anlaşılmışken, arkasından iş çevirip, başka teknik direktörlerle görüşmek, görevinin başındakine “Seni burada istemiyoruz, o yüzden başkalarıyla görüşüyoruz. Birini bulursak, sana yolu göstereceğiz.” mesajının söylenmeden iletilme şeklinden başka bir şey değildir. Bu mesajı alan şerefli, haysiyetli insanlar, “Ben istenmediğim yerde durmam.” deyip alır ceketini, çıkar gider. Ama öyleleri vardır ki istenilmedikleri yüzlerine karşı HAYKIRILDIĞI halde hâlâ görevlerinin başında dururlar.
Beşiktaş yönetimi iki teknik adamın gidişinde de aynı etik dışı stratejiyi uygulamıştır. Bu da yönetim yeteneğinden yoksun olduğunu zaten bu zamana kadar bize sergilemiş olan başkan ve yöneticilerin, ne acıdır ki; etik ve ahlak anlayışından da bir o kadar yoksun olduğunu ortaya koymuştur.
Aynı oyun sergilenmeye devam edilecektir. Yönetim kurulu, Ertuğrul Sağlam’ın gidişinde olduğu gibi, Mustafa hocanın kararını SAYGIyla karşılayacak ve yollarının ayrıldığını açıklayacaktır.”Schuster ile görüşmedik.” açıklamalarını yaptıkları için de 1 hafta kadar bekledikten sonra Schuster’la anlaştıklarını söyleyeceklerdir.
Denizli’nin kattıklarını, aldıklarını, artılarını, eksilerini ; Schuster’ın katabileceklerini, alabileceklerini, artılarını, eksilerini tartışırız. Ama sonra…
Öncesinde…
Güle güle Denizli, Hoşgeldin Schuster!
Camiaya hayırlı olsun.
Fenerbahçe maçından sonra bir yazı yazmayı düşündüm, sonra o sinirle yazı yazmamanın daha iyi bir seçenke olduğuna karar verdim. Tam yazı yazmak için bilgisayarın başına oturdum ki, aklıma Çarşı’nın sitesine bakmak geldi, nasıl bir tepki var diye. Onlar da bütün Beşiktaş camiası gibi isyandalar. Açılış sayfalarına Alen Markaryan’ın bir yazısını koymuşlar ki üstüne söz söylemeye gerek yok. O yazıyı gördükten sonra, yazı yazmayıp onu paylaşmaya karar verdim.
İşte www.forzabesiktas.com sitesinin açılış sayfasındaki Alen Markaryan imzali yazı:
Toraman’ın saçlarından tutup, kahpece bir tutam çalan o
Bilica’ya
Her pozisyonun içinde tüm sevimsizliğiyle boy gösteren, Toraman’a sakatlanma pahasına tekme atan
Belözoğlu’na
Vermediği kartlarla Beşiktaşlı topçuları çıldırtma noktasına getirip, artık lütfen ve utanma duygusuyla penaltı çalan
Hüseyin Göçek’e
Bu Hüseyin Göçek’i bu maça veren, geçen hafta Trabzon maçında Egemen’in elle oynamasına ”göremiyorum” diyen körler federasyonu başkanı
Oğuz Sarvan’a
Bu maç bittikten sonra, 15 dakika boyunca kameraları Fenerbahçe tribününün önünde gezdirip adeta sevinç gösterisi yapan
Lig Tv‘ye
Bu maçı anlatırken adeta kendinden geçip Fener tribünü amigoluğuna soyunan
Melih Şendil’e
Hüseyin Göçek denen vatandaşın gözü önünde cereyan eden normal bir ikili mücadeleye, mevsimler sonra kırmızı kart verilmesine doğru bir karar diye eyyamcılık yapan
Ömer Üründül’e
Şampiyonluğa giden bir takım 2 hafta içerisinde nasıl yerle bir edilir ”tema”sını gözler önüne seren
Mahmut Özgener’e
2016 kupasında Şükrü Saraçoğlu olmayınca kıyametler koparan, ama ne hikmetse 2500 kişilik deplasman taraftarı kapısının bir tanecik olmasına bilerek seyirci kalıp insanlara eziyet çektiren
Fenerbahçe yönetimine
Penaltıyı atamayıp hakeme olan eleştiri oklarının körelmesine neden olan, hatta ”Ne konuşuyorsunuz, penaltıyı çaldık ya” düşüncelerini yönlendirmesine sebep olan, iyi niyetinden asla kuşku etmediğimiz
Bobo’ya
8 tane defans adamıyla ne yapmak istediğini hem de her seferinde bile anlayamadığım
Mustafa Denizli’ye
”Komik” olarak para kazanan, ama maçtan sonra sahanın ortasında ne işi olduğunu anlayamadığım sevimsiz ve itici
Cem Yılmaz’a
Bir Beşiktaş yöneticisine ”otur yerine” diyebilme nezaketsizliğini ve cesaretini gösteren
Aziz Yıldırım’a
Zannetmeyin ki bu dünya böyle dönecektir. Ve siz fincancı katırları;
Dikkat edin, çaydanlık kırılmasın.
Alen Markaryan.
Fincancı Katırları
Toraman’ın saçlarından tutup, kahpece bir tutam çalan o
Bilica’ya
Her pozisyonun içinde tüm sevimsizliğiyle boy gösteren, Toraman’a sakatlanma pahasına tekme atan
Belözoğlu’na
Vermediği kartlarla Beşiktaşlı topçuları çıldırtma noktasına getirip, artık lütfen ve utanma duygusuyla penaltı çalan
Hüseyin Göçek’e
Bu Hüseyin Göçek’i bu maça veren, geçen hafta Trabzon maçında Egemen’in elle oynamasına ”göremiyorum” diyen körler federasyonu başkanı
Oğuz Sarvan’a
Bu maç bittikten sonra, 15 dakika boyunca kameraları Fenerbahçe tribününün önünde gezdirip adeta sevinç gösterisi yapan
Lig Tv’ye
Bu maçı anlatırken adeta kendinden geçip Fener tribünü amigoluğuna soyunan
Melih Şendil’e
Hüseyin Göçek denen vatandaşın gözü önünde cereyan eden normal bir ikili mücadeleye, mevsimler sonra kırmızı kart verilmesine doğru bir karar diye eyyamcılık yapan
Ömer Üründül’e
Şampiyonluğa giden bir takım 2 hafta içerisinde nasıl yerle bir edilir ”tema”sını gözler önüne seren
Mahmut Özgener’e
2016 kupasında Şükrü Saraçoğlu olmayınca kıyametler koparan, ama ne hikmetse 2500 kişilik deplasman taraftarı kapısının bir tanecik olmasına bilerek seyirci kalıp insanlara eziyet çektiren
Fenerbahçe yönetimine
Penaltıyı atamayıp hakeme olan eleştiri oklarının körelmesine neden olan, hatta ”Ne konuşuyorsunuz, penaltıyı çaldık ya” düşüncelerini yönlendirmesine sebep olan, iyi niyetinden asla kuşku etmediğimiz
Bobo’ya
8 tane defans adamıyla ne yapmak istediğini hem de her seferinde bile anlayamadığım
Mustafa Denizli’ye
”Komik” olarak para kazanan, ama maçtan sonra sahanın ortasında ne işi olduğunu anlayamadığım sevimsiz ve itici
Cem Yılmaz’a
Bir Beşiktaş yöneticisine ”otur yerine” diyebilme nezaketsizliğini ve cesaretini gösteren
Aziz Yıldırım’a
Zannetmeyin ki bu dünya böyle dönecektir. Ve siz fincancı katırları;
Dikkat edin, çaydanlık kırılmasın.
![]() |
Beşiktaş’ta yeni yönetim gerek seçimden önceki vaatlerinde gerekse seçim sonrası yaptığı açıklamalarda Beşiktaş’a yıldız oyuncu ya da oyuncular alacaklarını söylemişlerdi.
Bugünlerde Quaresma, Robinho, Kuranyi gibi isimlerin gelecek sezon Beşiktaş’ta forma giyecekleri gibi haberler çıkıyor basında. Yıldırım Demirören de Kuranyi ile görüştüklerini doğrulamıştı geçtiğimiz günlerde.
Beşiktaş bu oyuncuların hiçbirini alamaz. Bu cümlemin yanlış anlaşılmaması için yazının devamını okumanızı rica ediyorum.
Beşiktaş bu oyuncuları alamaz. Çünkü :
1) Beşiktaş’ın kadrosunda şu an 9 yabancı oyuncu (Ferrari, Sivok, Ernst, Fink, Tello, Tabata, Delgado, Holosko, Bobo) var. Bunların dışında şu an kiralık oynayan Zapotocny ve Gordon Schildenfeld’i de katarsak bu rakam 11 ediyor.
Bu da demektir ki, sezon sonunda Beşiktaş’ın elinde 11 yabancı olacak.
Bu takıma yıldız oyuncu almak için, hadi yıldız oyuncudan geçtim yabancı oyuncu almak için, alınacak yabancı oyuncuların sayısına göre, en az 4 yabancı oyuncunun kiralık ya da satılık olarak elden çıkarılması gerekiyor. Diyelim ki, Zapotocny ve Schildenfeld yine bir şekilde kiralandı veya satıldı. Geriye en az 2 oyuncu kalıyor elden çıkarılması gereken. Kimleri gönderebilirler bir düşünelim.
-Ferrari, Sivok : Defansta başarılı ve uyumlu bir ikili oluşturdular.
-Ernst : İstikrarlı oyunuyla orta sahanın değişilmezi.
-Bobo : Takımın en golcüsü.
-Tello : Takımın kilit oyuncularından biri.
-Fink : Yeni alındı ve Ernst gibi istikrarlı ve devamlılığı olan bir futbolcu.
-Delgado : Takımın 10 numarası. Uzun süre oynamadığı için istenilse bile satılması veya kiralanması pek mümkün görünmüyor.
-Holosko : Takımın en süratli oyuncusu. Kontra atakların vazgeçilmezi. Dezavantajı, devamlılığının olmaması.
-Tabata : Maliyetini göz ardı edersek gönderilecekler listesinde ilk sırayı alır. Fakat, 8 milyon verip aldığınız ve maliyetinden dolayı tepki topladığınız bir oyuncu, oynamadığında bile sıkıntı oluyorken, bu oyuncuyu satmayı bırakın, kiralamak bile mangal gibi yürek ister. Taraftar tepkisinden İnönü’ye gelemeyen Yıldırım Demirören, bu oyuncu satılır veya kiralanırsa, insan içine çıkamayacak duruma gelir ki bunu göze alamaz. O yüzden, satılacak veya kiralanacak en son oyuncu Tabata’dır.
Tabata’yı çıkardığımızda, geriye kalan seçeneklerden gönderilmesi en olası olanlar, Fink ve Holosko gibi gözüküyor ki, bu en iyi senaryo. Eğer birden fazla sayıda yabancı oyuncu alınacak olursa, alınan her oyuncu için kalanlar arasından 1 kişinin daha gönderilmesi gerekecek.
2) Bu konunun önündeki diğer engelse, yeni yönetimin geldikten sonra uygulamaya başladığı kemer sıkma politikası.
Bir yandan eldeki oyuncuların sözleşmelerinde indirime giderken, diğer yandan alınacak yıldızın beraberinde getireceği yüksek maliyet ve yıllık ücret göze alınıyorsa, kimse kusura bakmasın ama, “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? ” demezler mi?
Durum bu iken, bu tip adımlar atan yönetime ve bu tip haberler çıkaran basına soruyorum, “Siz kimi kandırıyorsunuz?”.
Bugün Beşiktaş’ın Kadıköy’de tarih yazdığı 3-4′lük maçın yıldönümü.
Bu haftaki Fenerbahçe maçına tarih olarak yakınlığı dikkat çekici bir tesadüf. İnsanın aklından, “Beşiktaş bu maçta bir kez daha tarih yazabilir mi?” düşüncesi geçmiyor değil.
Eksiklerin önemli ölçüde azalması ve takımdaki tecrübeli isimlerin sakatlıklarına rağmen fedakarlık yapacak olmaları Beşiktaş’ta yüzleri güldürüyor. Özellikle de 2 haftadır eksikliği fazlasıyla hissedilen Tello’nun Kadıköy’de görev yapabilecek olması, zaten gol yollarında sezon başından beri sıkıntı yaşayan Beşiktaş’a rahat bir nefes aldırdı.
Otoritelere göre Beşiktaş’ta olası 11′i şu şekilde:
Rüştü, İbrahim Toraman, Sivok, Ferrari, İbrahim Üzülmez, Fink, Ernst, Uğur, Serdar, Tello, Bobo
Bense, ne kadar eldeki kadroya göre en mantıklı 11 bu şekilde olsa da, Mustafa Denizli’nin her zaman yaptığı gibi herkesi şaşırtıp farklı bir 11 sahaya süreceğini düşünüyorum. Eee, ne de olsa can çıkar, huy çıkmaz. Denizli’nin de huyu bu.
Peki Beşiktaş Kadıköy’de bir kez daha tarih yazabilir mi? Bunun cevabı yine Beşiktaş’a bağlı. Beşiktaş eğer Trabzonspor maçında her iki yarının ilk 15-20 dakikasında oynadığı oyunu 90 dakikaya yayabilirse, neden olmasın.
Basında, Beşiktaş ile Fenerbahçe arasındaki mücadeleden “ezeli rekabet” diye bahsediliyor.
Ezeli rekabette Fenerbahçe şu kadar kazanmış, şu kadar gol atmış, Beşiktaş şu kadar kazanmış bu kadar gol atmış gibi cümleleri görüyoruz, duyuyoruz. Ama bunu yazanlar bilmiyorlar mı ki, “ezeli rekabet” dedikleri şey 5 yıl önce bugün son bulmuştur.
Sergen Yalçın’ın da dediği gibi “Fenerbahçe ile Beşiktaş arasındaki ezeli rekabet artık bitmiştir, ne zaman ki Fenerbahçe kaleye Alex’i veya Anelka’yı koyup Beşiktaş’ı 10 kişiyle yener, o zaman ezeli rekabet yeniden başlar.”
O tarihi geceyi unutmayalım, unutturmayalım.
Bugün, Beşiktaş’la özdeşleşmiş, Beşiktaşlılık duruşunun simgesi olmuş, Türkiye’nin yetiştirdiği ender futbol adamlarından birisi olan Hakkı Yeten’in , nam-ı diğer Baba Hakkı’nın ölümünün 21. yıldönümü.
Beşiktaş formasını 1931-1948 yılları arasında 17 yıl onurla taşıyan Baba Hakkı bu süre içerisinde oynadığı 439 maçta attığı 382 golle Beşiktaş’ın en golcü futbolcusu olmuştur. Ayrıca hem Fenerbahçe’ye hem de Galatasaray’a 30′ar gol atarak bir başka rekora daha imza atmıştır.
Baba lakabını otoriter ve disiplinli olmasından alan Hakkı Yeten’in efsane olması sadece oynadığı futboldan ve attığı gollerden değil aynı zamanda sergilediği karakterden de kaynaklanmaktadır.
Öyleki:
Kırmızı kart gören futbolcunun önce Baba Hakkı’ya dönerek, “Çıkayım mı?” diye sorması ve o “Evet” deyince çıkması, Harp Okulu ile Ankara’da oynanan ve ilk yarısı 3-0 yenik kapanan maçın devre arasında soyunma odasında “Dönüş biletleriniz yırtarım, yürüyerek İstanbul’a dönersiniz” tehditi sonucu maçın ikinci yarısında Beşiktaş’ın 6 gol atarak maçı 6-3 kazanması gibi örneklerde efsane kaptanın otoritesini ve takım üzerindeki ağırlığını görüyoruz.
Şeref Stadı’nda Beşiktaş’ın 2 farklı önde götürdüğü maçta Beşiktaş atakları ardarda devam etmektedir. Bu durumu gören Baba Hakkı’nın Fenerbahçe kaptanına, “Arkadaşlarına söyle biraz maça asılsınlar bu maçın zevki böyle çıkmaz.” demesi gibi örneklerde de sportmenliğini görüyoruz.
Yaptıklarıyla günümüz futbolcularına mükemmel bir örnek teşkil eden, bugün hiç bir futbolcuda kolay kolay rastgelemeyeceğimiz bir karakter abidesi olan Hakkı Yeten’i bir kez daha saygıyla ve rahmetle anıyoruz.
Beşiktaş’ın sembolü Baba Hakkı, 1910 yılında Vodina’da doğdu. Henüz 1 yaşındayken ailesi İstanbul’a yerleşti. Babası Binbaşı Mahmut Nedim Bey, 1914’te Çanakkale’de şehit düştü.
5 kardeşiyle birlikte yaşam savaşı veren Hakkı Yeten askeri okula yazıldı. Bu dönemde Beşiktaş Muradiye semtinde futbola başladı. Maltepe, Halıcıoğlu ve Kuleli askeri takımlarında oynadı. Beşiktaş Futbol Şubesi’nin kurucusu Şeref Bey tarafından Siyah-Beyazlı renklere kazandırıldı. Bu arada askerlik mesleğini bırakarak avukat oldu.
17 yıl Beşiktaş forvetinde özellikle sağ iç olarak yer aldı. Otoriter ve teknik oyunculuğuyla kısa sürede kaptan oldu. Özellikle disipline verdiği önem nedeniyle kısa süre içinde “Baba” lakabını aldı. Saha dışında da tam bir beyefendi olan Hakkı Yeten, güçlü yapısıyla rakip oyuncularla ikili mücadelelerde kollarını açar ve karşı takım oyuncusu önüne geçemezdi.
1945’te futbolu bırakana kadar, 1 Türkiye Birinciliği, 2 Milli Küme, 1 Başbakanlık Kupası, 7 İstanbul Ligi, 1 İstanbul Şildi, 2 İstanbul Kupası şampiyonluğu yaşadı. 17 yıl formasını giydiği Beşiktaş’ta 439 maçta 382 gol kaydederek inanılması güç bir sayıya erişti. Derbilere de damgasını vuran Baba Hakkı, hem Galatasaray hem de Fenerbahçe’ye 30’ar gol atarak tarihe geçti.
İkinci Dünya Savaşı nedeniyle A Milli Takım çok az sayıda maç yaptığından Hakkı Yeten de yalnızca 3 kez ay-yıldızlı formayı giyebildi. 27 Eylül 1931’de Bulgaristan’a 5-1 yenildiğimiz maçta tek golümüzü Baba Hakkı atmıştı.
Futbolu bıraktıktan sonra Futbol Federasyonu’nda Asbaşkanlık yaptı. Beşiktaş’ta 3 dönem başkanlık yaptı. Daha sonra yönetimi kurulu tarafından şeref başkanı seçildi. Hakkı Yeten, 16 Nisan 1989 tarihinde yaşama veda etti.